Le lien "manquant" à tout jamais...

Savez-vous ce qu'est l'imposture de piltown?! A cour d'idées pour valider leur théorie absurde, les adeptes de la théorie de l'évolution, ont, ( pendant 40 ans!!!) mentit au monde entier:


L'imposture de "l'homme de Piltdown":

Ce fossile est le résultat d'une grande imposture qui a trompé le monde scientifique durant des années. Les évolutionnistes affirmèrent qu'un crâne découvert près de Piltdown en Angleterre était celui d'un homme-singe. Ce crâne avait des caractéristiques humaines, et la mâchoire ressemblait à celle d'un orang-outang. Pendant 40 ans, le célèbre British Museum l'exposa en tant que preuve de l'évolution. En 1953, cependant, la vérité éclata au grand jour : l'homme-singe était une imposture. Un crâne d'humain et une mâchoire d'orang-outang avaient été combinés pour donner l'impression d'un homme-singe ! (Kenneth Oakley, William Le Gros Clark & J. S., "Piltdown," Meydan Larousse, vol. 10, p. 133)

# Posté le mardi 30 janvier 2007 07:08

Modifié le lundi 26 février 2007 05:58

Islam davasini yuklenmek!

Islam davasini yuklenmek!
.


Günümüzün Acı Vakıası


Günümüzün acı vakıası Müslümanların kurtuluş aramalarıdır. Bu gerçekten çok düşündürücü ve üzerinde şiddetle eğilinmesi gereken hayati husustur.

Müslüman, kurtuluşu arayan değil, bizzat kurtuluşu göstermeye ve yaymaya talipken, küfür düzenleri karşısında gelinen noktada (düşülen acziyet) ne yazık ki kurtuluşa talip olanlar Müslümanlar olmuştur. Oysa ki, onlar daha önce İslama girmekle kurtuluşa kavuşmuş, hidayeti bulmuşlardı. Bütün insanlık fıtratına uygun bir yaşam tarzı aramakta ve buna kavuşmak için de yoğun çaba sarf etmektedir. Ne acı ki, Müslümanlar kendilerini bu kategori de görmektedirler. Elbette ki, Müslümanlarda bu acı hallerini değiştirme mücadelesi vermek zorundadır.

Köleliğe talip olmuş bu ümmetin acı halinden söz etmek gerçekten vahim bir olaydır.

Bu hale teşhis koyup tedavi etmekte elbette ki, aydın bakışa sahip olan İslam davası ile yoğrulmuş kişilerin görevidir. Bu açıdan olaya yaklaştığımızda şu manzara ile karşı karşıya kalırız.

Yer kürede İslam'dan bahsedilmesine rağmen İslami bir devlet ve toplumun olmayışı, bütün İslam beldelerinin doğrudan veya dolaylı olarak kafirlerin sömürüsü altında olduğu bilinen acı bir gerçektir. Müslümanlar arasında İslam akidesinden fışkıran fikir, nizam ve duygular yerine, küfür akidesinden kaynaklanan fikir, nizam ve duygular hakim olmuştur.

Halklarının %99 Müslüman olduğu iddia edilen yerlerde dahi değer ölçüsü laiklik, demokrasi, kapitalizm ve cumhuriyet olmuştur. Hatta bu, öyle bir noktaya gelmiştir ki, şahsiyetlerde derin bozukluklar ve uçurumlar oluşmuştur. Ayrıca bozuk cemiyet yapısına Müslüman benlikler uymaya veya uyum sağlamaya yönelmiştir. Bunun ürünü olarak ta İslami hayata bitti gözüyle bakanlar, bugün bozuk düzenler içerisinde uyum sağlama, adapte olma, sistem içerisinde değişme, beşeri sistemlere karşı sert tavırlar yerine şeffaf tavırlar takınma, ismini ve cismini düzene göre şekillendirme ameliyesine girişmişlerdir. İşte bu acı durum ortadadır... Bir buçuk milyarı aşkın Müslümanın bulunduğu günümüzde Müslümanların cemiyetleri, düzenleri ve dünyayı sarsması gerekirken, şahsiyetlerine sahip çıkmaktan dahi aciz duruma düşmüşlerdir. Gerçekten çok acı bir vakıa... Bunun delilleri sayılamayacak kadar çoktur. İşte bütün Müslümanların gözleri önünde katledilen Filistin, Kosova, Çeçenistan v.b. Müslüman halkların hali. Bunlar sınırlara ve kavimlere hasredilmiş İslam coğrafyasından sadece birkaç acı örnek...

Kişilerin çokluğu bu vakıadan kurtulmaya çözüm teşkil etmemektedir. Zavallı Müslümanlar İslam ahkamının zerresinin dahi geçerli olmadığı yönetimlere sahip çıkıyorlar, hain yönetici ve liderleri koruyorlar, onlarla ortak çalışmak için yığınlarca masraf ve emek sarf ediyorlar, onlarla beraber Allah'a karşı kanun yapmada yarışmak için küfür meclislerine koşuyorlar, onlara hizmette kusur etmemek için kendilerini heder ediyorlar...



“Müminleri bırakıp da kafirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir.” (Nisa 139)

Acı!.. gerçekten acı bir vakıa. Oysa ki, o kafir ve yönetimleri bütün varlıklarıyla Müslümanlara, İslama aman vermeden saldırıyor ve de bu saldırılarla öğünüyorlar. Müslümanlar ise, yaşanan bunca olaylara rağmen duyarsız ve bilinçsiz bir şekilde onları alkışlıyor, haklarını dahi aramaktan aciz kalıyorlar.

Bir belde (İslam beldelerinden bir parça) kafirler tarafından işgal edilmiş ise o beldeleri kafirlerden ve düzenlerinden kurtarmanın artık bir zorunluluk olduğunu artık Müslümanlar kavramalıdırlar. Filistin halkı ve diğer Müslümanların çektiği ızdıraplardan kurtarılması, o bölgeye yakın olan Müslümanlarca gerçekleştirilmesi gereken bir husustur. Eğer onlar güç yetiremiyorlarsa bu durumda kurtarma ameliyesi bütün Müslümanlara farz olur. Bugün buna açıkça göz yumulmakta, İslam topraklarında küfür ve cahilliye tortuları taşıyan yönetimlere, istilacıların askeri ve siyasi gaspına sessiz kalınmaktadır. Müslümanların bu hali acı bir vakıanın görüntüsü değil midir?!.

Bu acı vakıada yükselen çığlıklar boşa gider, kanla yoğrulmuş acı görüntüler sessiz sedasız tarihin sayfalarına gömülür, çocukların, anaların, babaların, kızların göz yaşları imdat sesleri ne duyulur nede görülür. Coplar, silahlar, F16'lar, tanklar, bombaların sesleri ve izleri kalır bedenler de, benlikler de... Ne yazık ki, şanlı bir ümmetin acı vakıasıdır bu görüntü. Allah Müslümanları davet etmek ve kurtuluşu insanlığa göstermek için en güzel nizam olan İslam ile donatmış iken onlar, bugün o ideolojiye karşı sadakatsizliklerinden dolayı bu acı vakıaları yaşamaktadırlar. Bu hal üzerine yaşamaları ve ısrar etmeleri haramdır. Bu halden kurtulmak için var güçleri ile çalışmaları üzerlerine farzdır. Evet, bu kurtuluşun reçetesini müteaddit defalar dergimiz Hilafette göstermeye çalıştık. Gücümüz nispetinde ümmete bu acı vakıadan kurtulması için gerekli olan işlevi inşallah hatırlatmaya devam edeceğiz. Bunu kendimize Allah'ın bize yüklediği bir vazife ve yükümlülük olarak addediyoruz.

Acı vakıadan kurtuluşun tek yolu, İslami hayata yani Allah'ın nizamına tekrar dönmektir. Sadece Allah'a kulluğun yapıldığı, Onun nizamlarının yürürlükte olduğu, alâkaların İslam ideolojisi ile düzenlendiği, İslam akidesinden fışkıran hükümlerin icrasını yeniden gerçekleştirmektir. Bu acı halden kurtuluş, mahluk olarak yaratılışın gayesini hatırlayarak, kula kulluktan, küfrün zorbalığına teslim olmaktan, onlara boyun bükmeden sıyrılıp sadece ve sadece her hususta tek ilah ve hakim olan Allah'a yaklaşmak, Ona sığınmak, Ondan nusret beklemek ve hayata Onun gönderdiği ile bakmakla mümkündür.

Bu acı vakıadan kurtuluşun mücadelesi elbette verilmelidir. Aksi halde kurtuluşu gerçekleştirmeden insanlığı kurtuluşa çağırmak hayal ile iştigaldir. Müslümanlar bu günün acı vakıasından kurtulmadan aleme İslamın kurtarıcılığı için soyunmaları doğru değildir. Çünkü, hayatlarında İslamın izleri yoktur. Eğer böyle bir iş yaparlarsa İslama en büyük zararı vermiş olurlar, İslam felsefik bir din değildir.

Bu vakıa elbette bir gün tersine dönecektir. Bu dönüş öyle bir dönüş olacak ki, Resulullah (sav)'in İslamı Medine'de hayata hakim kıldığı gün gibi bütün değişimi beraberinde getirecektir. O şanlı Resul insanları nasıl ki cahiliyeden nura çıkardı ise bu yine İslam ile aynen gerçekleşecek ve acı vakıa tersine dönecektir. Dün kaybedilen izzet ve şeref yeniden kazanılacak zillet ise aslı olan kafirlere geri dönecektir. Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Yeryüzünde kuru çamurdan veya taştan yapılmış ev olsun, kendisine İslam kelimesi girmeyen ev kalmayacaktır. Allah insanların bir kısmını aziz kılar, bir kısmını da zelil kılar. Allah aziz kılacağı kişileri izzet ehlinden, zelil kılacağı kişileri de zillet ehlinden kılar ki, bu zillete mahkûm olurlar”

Bunun gerçekleşmesi elbette planlı ve projeli bir çalışma ile mümkündür. Peygamberimizin rehber alınacağı çalışmada öncelikle Müslümanlar zihinlerinde bulunan bütün yabancı fikir, düşünce ve mefhumlardan sıyrılmak zorundadır.

Müslümanlar İslam anlayışını şahsiyetlerine, benliklerine kazımalıdırlar. Ancak bu şekilde küfür istilasından, içerisinde bulunduğumuz acı vakıadan kurtulmak mümkündür. Sözlerimizi burada bağlarken bu acı vakıadan çıkışın tek yolu ve reçetesi İslam'dır diyoruz. Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:

“Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.” (Maide 16)

www.hilafet.com

# Posté le mardi 30 janvier 2007 06:09

l'histoire de l'univers...

l'histoire de l'univers...
.

" En vérité, dans la création des cieux et de la terre et de l'alternance du jour et de la nuit, il y a des signes pour les êtres doués d'intelligence"
(Le Coran, chap. La Famille d'Imran,)



"L'histoire de la matière qui s'organise

Nous commençons à comprendre la longue odyssée de notre apparition dans l'univers. Nous arrivons à retracer, avec plus ou moins de succès il est vrai, les principaux chapitres qui la composent. Dans certains cas, nous pouvons, grâce à des documents photographiques, observer directement les lieux où les évènements cruciaux se sont produits.
Mon but, en écrivant ce livre, c'est de présenter et de commenter ces documents historiques, sur ce qu'on pourrait appeler les "hauts lieux de la fertilité cosmique". Ils marquent les points forts de notre passé.
(...)
L'histoire de l'univers, c'est l'histoire de la matière qui s'organise. Quand l'univers "apparaît" (il y a environ quinze millards d'années), c'est le désordre, le chaos complet. Il y a , d'une part, aucun organisme vivant, aucune molécule, aucun atome, aucun noyau, et, d'autre part, aucune planète, aucune étoile, aucune galaxie. C'est une grande purée dans laquelle nagent ce que les physiciens appellent des "particules élémentaires". On peut se les représenter comme des"billes" microscopiques, sans structure, sans architecture, sans pedigree. Tout au long des ères, ces particules vont s'associer pour former des synthèses complexes. Ces nouvelles unités vont elles-même s'associer pour créer des systèmes plus évolués encore. Or, plus un système est complexe, plus il est capable d'agir sur son entourage et plus il est "performant". Le système le plus évolué à notre connaissance, c'est l'être humain. Quand vous fermez les yeux et prenez conscience de votre propre existence, quand vous ouvrez les yeux et observez l'univers, vous accomplissez la plus grande performance jamais réalisée.
Nos corps sont constitués d'une centaine de milliards de millards de milliards de particules élémentaires (il n'y a pas qu'en astronomie que l'on rencontre des nombres extravagants). Toutes ces particules sont impliquées dans une organisation d'une complexité époustouflante. Pour pouvoir dire "je", il faut que des myriades de molécules d'oxygène, en provenance de l'atmosphère, soient pompées dans mes poumons, véhiculées par les globules rouges de mon sang jusque dans mon cerveau et, de là, distribuées à des milliards de neurones qui se chargent et se déchargent plusieurs fois par seconde. Il faut aussi que, par des cycles biochimiques hautement sophistiqués, ma nourriture soit traitée, transformée et assimilée par chacune des dizaines de milliards de cellules qui composent mon corps. Il faudrait des bibliothèques entières pour décrire ce qu'aujourd'hui nous savons des réactions chimiques essentielles à la vie. Et nous avons à peine effleuré le sujet.
Ces quelque cent milliards de milliards de milliards de particules existaient déjà dans le chaos initial de l'univers. Nous connaissons leur nature. Ce sont d'abord les , électrons, ceux-là mêmes qui circulent dans nos fils électriques. Et aussi les quarks, une espèce que nous connaissons depuis quelques années seulement. Pour le physicien contemporain, ces particules sont, avec quelques autres, les unités fondamentales de la matière.
Quel contraste entre l'état initial de ces particules et leur état présent! Au début, isolées et indépendantes, elles erraient dans un magma chaotique. Aujourd'hui, dans un être humain par exemple, elles sont intégrées dans un système extraordinairement complexe et superbement organisé.
Comment l'ordre a-t-il émergé du chaos?"

Source:
REEVES Hubert, Poussières d'étoiles, édition du Seuil, octobre 1984, mai 1994, (page 13 à 15)

# Posté le mardi 30 janvier 2007 05:17

Modifié le mardi 30 janvier 2007 06:53

Salamou aleikoum!

# Posté le mardi 30 janvier 2007 04:20